Bubulander Seyahat Rehberi: Sidney

İstanbul’dan Sydney’e: Yeni Bir Başlangıç Hikâyesi
Hayatta bazı taşınmalar vardır, ince ince planlanır; bazı taşınmalar ise kim olduğunuzu en baştan yazar. Çocuklarla birlikte İstanbul’dan Sydney’e gitmek, sadece ülke değiştirmek değildi. Bildiğimiz her şeyi değiştirmekti. Ritimlerimizi. Alışkanlıklarımızı. Hatta kahveyi söyleyiş şeklimizi bile.
Yolculuğun kendisi bile bir tür geçiş ritüeli gibiydi. Direkt uçuş en başta kulağa güven verici geliyor; ta ki “direkt” kelimesinin ayni zamanda yirmi saatten fazla havada kalmak anlamına geldiğini fark edene kadar. Yirmi saat boyunca çocuklara uçak yemeklerinin heyecan verici olduğunu, dik oturarak uyumanın son derece normal sayıldığını ve evet, zaman dilimlerinin aslında sosyal bir kurgu olduğunu anlatmaya çalışmak…Sonunda indiğimizde, okyanusun üzerinde bir yerlerde birkaç paralel hayat yaşamışım gibi hissediyordum.

Sydney’e adım atmak gerçeküstü hissettirdi. Işık farklıydı. Hava daha hafifti. Ve yine de zihnimin arka planında düşünebildiğim tek şey duyduğumuz o hikâyelerdi. Hayvanlar. Yılanlar. Örümcekler. Avustralya’ya taşınmadan önce herkesin sizi uyardığı o şeyler. Her yaprağın arkasında bir tehlike pusuya yatmış gibi hayal ediyordum. Ama zamanla gerçek kendi yüzünü gösterdi. Hayvanlar bizi yakalamaya çalışmıyordu. Sadece bizimle birlikte var oluyorlardı. Asıl beni sonunda biraz sakinleştiren şey çocuklarımı parka götürdüğümde, salıncakların yanında kibarca “yılanlara dikkat edin” uyarısı bulunan bir tabela görmek oldu. Panik yok. Dram yok. Sadece bir tabela. Çocuklar sanki bu dünyanın en normal şeyiymiş gibi koşarak uzaklaştı. Ben ise gözlerimle çimleri tarayarak orada durdum ve bu ülkenin bana korku ve endişeyi bir kenara koymayı şimdiden öğretmeye başladığını fark ettim.
Sıradaki sürpriz su oldu. Sydney’de su özgürce ve kendinden emin bir şekilde akıyor. Musluktan tereddütsüz içiyorsunuz. Gittiğiniz her yerde size sorgusuz sualsiz su ikram ediliyor. Parklarda su istasyonları, oyun alanlarında çeşmeler var ve kimse temiz içme suyunu bir lüks gibi görmüyor. Hatta su faturası bile beni duraksattı. Kullanıma bakılmaksızın sabit bir ücret. İstanbul içgüdülerim hem inanılmaz şaşkındı hem de derinden minnettardı.
Sonra hava durumu var. Sydney bir mevsim seçmeyi reddediyor. Evden masmavi bir gökyüzü altında çıkabiliyor, öğleye doğru aniden bastıran bir sağanağa yakalanabiliyor, öğleden sonra sonbaharın usulca yaklaştığını hissedebiliyor ve günü yazın en sıcak zamanındaymış gibi terleyerek bitirebiliyorsunuz.

Ve tam da güzel nedir diye bildiğinizi sandığınız bir anda, Sydney Limanı beliriveriyor ve sizi sessizce mütevaziliğe davet ediyor. Kıyı şeridi uzunluğu düşünüldüğünde dünyanın en büyük doğal limanı olan Port Jackson, adeta sonsuza uzanıyormuşçasına, hareketli bir şekilde önünüzde seriliyor. Foklar, yunuslar, hatta denizatları; vapurlar ve kanolarla aynı suları paylaşıyor. Bazı günler hâlâ düşüncelerimin içinde, cümlemin tam ortasında durup bu manzaranın günlük hayatımın bir parçası hâline nasıl geldiğini sorguluyorum. Bir de gün batımları var. Sydney gün batımları aceleci değildir. Oyalanır. Gökyüzü önce yumuşak bir pembeye, sonra turuncuya, ardından adını koymanın imkânsız olduğu bir renge bürünür; sanki günün kendisi henüz gitmeye hazır değilmiş gibi. Bazı akşamlar ne yapıyorsak bırakıp renklerin ufukta eriyişini izliyoruz. Bu, yavaşlamaya, kafamızı kaldırıp yukarı bakmaya ve nefes almaya dair her gün tekrarlanan bir hatırlatma gibi.
Burada açık havada yaşamak ara sıra yapılan bir şey değil, beklenen bir şey. Çocuklar için parklar devasa, özenle tasarlanmış ve gerçekten güzel. Sadece bir kaydırak ve bir salıncak değil; çocukların tırmanabildiği, koşabildiği, keşfedebildiği, çamura bulanabildiği ve yine de bir şekilde güvende hissedebildiği geniş alanlar. Zamanın kaybolduğu, ayakkabıların çıkarıldığı, ebeveynlerin geriye yaslanıp, parkların çocukluğun olabildiğince yayılabileceği alanlar olduğunu fark ettiği yerler. Kalabalık oyun parklarından gelen biri olarak, bu alan hissi bir hediye gibi geldi.

Beni daha da şaşırtan şey ise her yerin ne kadar temiz olduğu oldu. Sokaklar, parklar, plajlar, hatta umumi tuvaletler bile. Temiz, bakımlı ve hâlâ beni şaşırtan bir saygı düzeyiyle korunuyorlar. Sanki şehir sessizce kendine bakmayı kabul etmiş ve herkes üzerine düşeni yapıyor gibi.
Bir de metro var. İlk kez metroya binip makinist olmadığını fark ettiğimde, içgüdüsel olarak etrafa baktım; nerdeyse birinin bunun bir şaka olduğunu açıklamasını bekleyerek. Ama hayır, burada bu normal. Metro şehrin içinde süzülüyor; tamamen otomatik, pürüzsüz, verimli, neredeyse fütüristik. En önde oturup rayların kimse yönlendirmeden önümde uzanışını izlemek, bu şehrin sistemlerine güvendiğini ve karşılığında size de onlara güvenmeyi öğrettiğini hatırlatan küçük bir andı.

Öte yandan, buradaki günlük rutinler ciddi bir uyum süreci gerektirdi. Mağazalar ve alışveriş merkezleri saat 17.00’ye kadar kapanıyor. Sanki tüm şehir akşamların alışveriş için değil, yaşamak için olduğuna topluca karar vermiş gibi. Perşembeler istisna; geç saat alışverişi dokuza kadar uzuyor. Kafeler ise çoğu zaman ikiye doğru kapanıyor; bu da İstanbul ruhuma neredeyse isyankâr gelmişti. Kahve siparişi vermek ise başlı başına bir öğrenme süreciydi. Americano ya da filtre kahve isterseniz, kibar ama şaşkın bir bakışla karşılaşıyorsunuz. Burada onun adı “long black.” Ya kendinizden emin söyleyin ya da kaderinizi kabullenin.
İlk fark ettiğiniz şeylerden biri insanların hayatın içinde ne kadar rahat hareket ettiği. Sokakta, bir kafeye, hatta belki bir dükkâna çıplak ayakla giren birini görebilirsiniz ve kimse dönüp bakmaz. Ayakkabı isteğe bağlıdır. Yargı değil; tıpkı “terlik” yerine “thongs” kelimesinin kullanılması gibi. Sabahlar okyanusa aittir. Saat 09.00’dan önce yüzmek ya da sörf yapmak burada etkileyici değildir. Normaldir. Sağlık bir trend değildir. Günlük hayatın içine dokunmuş bir önceliktir.

Köpeklerin bile bir amacı varmış gibi görünür. Bazıları plajlardan ve kamusal alanlardan martıları uzaklaştırmak için eğitilmiştir. Buna “seagull patrol” denir ve evet, kulağa geldiği kadar dahiyanedir. Atıştırmalıklarını hayranlıkla koruyan turistlerin yanında, işlerini gururla yapan köpekleri izledim.
Sonra yavaş yavaş içinize işleyen ve sizi gülümseten küçük bazı gerçekler gelir. Granny Smith elması tam da burada, Sydney’de yetiştirilmiştir. Süpermarketler çocuklara ücretsiz meyve verir, sadece verebildikleri için. İnsanlar gerçekten samimi; ilk başta insana yabancı gelen türden bir samimiyet bu. Gülümsemeler cömertçe dağıtılıyor ve kimse onları geri almak için acele etmiyor gibi görünüyor.

Kurallar ise gerçek. Burada araba kullanmak İstanbul’a hiç benzemiyor. Her kural önemli, her tabela dikkate alınmak zorunda ve cezalar öylesine değil. Herkes emniyet kemeri takıyor, arka koltukta bile. Kamusal alanlarda sigara içmek yasak. Trafikte sinirlenmek sadece hoş karşılanmayan bir şey değil, tutuklanmanıza bile yol açabilir. Okulların çevresinde kötü dil kullanmanın bile ciddi bir cezası var. Bir de insana kahkaha attıran yasalar var; örneğin Batman ya da Robin kılığına girmenin yasadışı olduğunu öğrenmek gibi. Bir noktadan sonra sorgulamayı bırakıp Sydney’in oyunu kendi kitabına göre oynadığını kabul ettim.
Buraya taşınmak sadece etrafımızı değiştirmedi. Tempomuzu da değiştirdi. Önceliklerimizi değiştirdi. Normalin neye benzediğine dair algımızı. Çocukları yeni bir ülkede büyütmek, aynı anda hem korkutucu hem büyüleyici. Her gün küçük bir kültürel ders, bir kafa karışıklığı anı ya da belki de bu yeni yaşam biçiminin bizi de yavaş yavaş yeniden şekillendirdiğini fark ettiğimiz bir an getiriyor.

Farklılıkların listesi aslında hiç bitmiyor. Zaten güzel olan şey tam da bu.
İstanbul’dan Sydney’e, bu sadece bir taşınma değildi.
Bir yeni başlangıçtı.
Bubu Island ile Temasta Kalın!
Erken çocukluk gelişimiyle ilgili en son güncellemeler ve ipuçları için bültenimize abone olun.

En Yeni Görüşlerimizi Keşfedin
Küçük çocuklar için ipuçlarını ve aktiviteleri keşfedin.

.jpg)


